Arçelik LG İşçileri: Dayanışmayla verilmeyen tüm haklarımızı kazanabiliriz

Metal işçilerinin Mayıs ayında başlayan mücadele dalgası sürüyor. Bu dalganın parçası olarak Gebze’de bulunan Arçelik LG işçileri Türk Metal’den istifa ettiler ve ardından işverenin ve sendikanın yoğun baskısı ile karşılaştılar. Baskıya karşı direniş gösteren işçilerden 173’ünün 3 Temmuz’da işten çıkartılması sonrasında ise mücadele fabrika önüne taşındı. Koç sermayesine ve sendikaya karşı öz güçleriyle mücadele eden Arçelik LG işçileriyle yaşadıkları süreci konuştuk.

Sezgin Sisnelioğlu Ben bu alın terimin bir tek damlasının başkaları tarafından ziyan edilmesini istemediğim için hiçbir sendikayı tercih etmedim.

Sezgin Sisnelioğlu
Ben bu alın terimin bir tek damlasının başkaları tarafından ziyan edilmesini istemediğim için hiçbir sendikayı tercih etmedim

SD: İşten atılma sürecinde ve öncesinde neler yaşadınız? Süreç nasıl başladı ve şu an mücadelenin geldiği aşamada durumunuz nedir? Anlatabilir misiniz?

Sezgin Sisnelioğlu: Ben buraya dokuz senemi verdim. Dokuz senedir de bilfiil fabrikadaki bütün uygulamaların, klima adına olsun, insanlara karşı sosyal sorumluluk adına olsun, bir sürü eylemin içinde bulunduk. Kalite kontrolcüyüm ben. Rostest operatörüyüm. Kanserojen maddeleri ararım klimanın içinde. Buna göre, Kore’yi ve fabrikayı bilgilendiririm, sınırların içinde veya dışında diye. Ona göre değerlendirirler, analiz yaparlar. Yurtdışına ürün satılabilmesi için gerekli bir şeydir bu. Yoksa Avrupa’ya ürün satamazsın bu şekilde. İşim gereği fabrikadaki herkesle diyalog halindeyim neredeyse. Yani herkes tanır beni, ben de herkesi tanırım.

Bir örnek vereyim. Bir arkadaşım vardı, geçen sene işten çıkan bir arkadaştı. Bir buçuk-iki sene önce bir iş kazası geçirdi burada bu adam. Yüzüne forklift çarptı. Yani normalde böyle bir iş kazası geçiren bir insanın fabrika tarafından el üstünde tutulması gerekiyor. Ben o adamı gördüğüm zaman gece servisten indim, muayene parası yoktu cebinde. Hadi onu bir şekilde hallettik. Bu sefer “Cebinde imkanın var mı?” dedim, “Benim için önemli değil de, çocukların cebine koyacak harçlık yok, sabah okula yollayacağım” dedi. Ondan birkaç sene önce sendikacıların akrabası olan biri trafik kazası geçirmişti, o adama fabrikadan para toplandı götürüldü, adam emekli edildi, bu derecede. Şu anda, duyduğuma göre, adam sağlığına kavuşmuş vaziyette. Yani sendika kendisinden olan adamı her türlü el üstünde tutuyor ama kendisine karşı duran ya da yanında olmayan adamı hiçbir şekilde görmüyor. “Bu dünya benim, ya bendensin, ya değilsin” mantığıyla yaşıyor.

Diğer taraftan beyaz yaka personel, biz bunlara amir diyoruz içeride, ya da mühendis diyoruz… Bu okumuş adamların yaptıkları tek şey bizden bir şeyler öğrenip, daha sonra bir üstlerine satmalarıdır. Sürekli sırtımızdan geçinirler, sürekli hor görürler, hiçbir şekilde iyi bir şeyin içinde bulundurmak istemezler bizi. Sadece “sen burada çalış çabala, bana bir şeyler öğret, ben bunu götüreyim başkalarına pazarlayayım” mantık buydu. Bizim işimiz olmamasına rağmen, sırf boş durmamak adına yaptığımız iyileştirmelerden birileri köşeyi döndü diyebilirim. Bunlara biz iyileştirme diyoruz, iyileştirme 10 liradır en az, senede 400-500 tane yapardık, bunlar hep başkalarına giderdi, bize hiç gelmezdi. Bunları gidip de sendikaya veya üst yönetime dile getirdiğimiz zaman bana söylenen şey: “Her fabrikada böyle şeyler olur”. Tamamen üstü kapatılırdı. Bunlar yıllarca birikti tabii. Ben dışarıda montaj yapıyorum, klima işi yapıyorum. Bu işleri yapmak zorundayım, benim aldığım para yetmiyor bana. 1500 lira benim hangi ihtiyacımı karşılayabilir ki? Evim kira, elektrik, su, telefon, hadi bunları da geçtim, insanın bir zaruri ihtiyacı olur, hani yeme içme, buna bile yetmeyecek kadar az bir para bu. Kalkıp da sendikacılara “bu zamlar ne olacak, bu para bize yetmiyor, bize düzgün bir zam yaptırın.” “bakın bu adamların ihtiyaçları karşılanmıyor, ona göre bir zam alalım” deyince adam bana “Tamam, yapacağız” demesi gereken yerde “Sen zaten dışarıda klima işi yapıyorsun, ne yapacaksın zammı?” diyor. İkinci üçüncü defa sorduğun zaman da, sorulara saçma sapan cevaplar veriyor, “para insana mutluluk getirmez, ne yapacaksınız parayı” gibi.

Kendisi 4-5 bin lira para aldığı için, böyle şeyleri dile getirdiğin zaman, direkt kızağa çekiyorlar, istenmeyen adam ilan ediyorlar. Yani şu fabrika içerisinde biraz dişli değilsen, hiçbir şekilde hiçbir hakkın yok. Bizi buraya savunması için sendika koymuşlar ama sendika bizi hiçbir şekilde temsil etmedi. Hep başkalarının ya da üst yönetimin, fabrikanın kendi yaptığı iyilikleri, güzellikleri kendi yapıyormuş gibi göstermeye çalıştı. Fabrika zam yapmaya çalıştığında, bunun karşısındaki en büyük güç sendika oldu. Fabrikanın insanlara zam yapmasını engelledi.

Dokuz, on senedir, aynı tastan, aynı çorbadan yediğim insanlar, aynı ekmeği bölüştüğüm insanlar. Benim yokluğumda onlar var olanı paylaştılar, onların yokluğunda biz var olanımızı paylaştık. Ben bu fabrikada en fazla bir sekiz sene daha çalışırdım. Burada tanıdığım arkadaşlarım benim ömrümün sonuna kadar arkadaşım kalacak. Bu yolda, bu davada, “sendikasızlaşma davasında”, en azından satılmış sendikayı başımızdan defetmek adına mücadelede hiçbirini yalnız bırakmak istemedim. Kazanırız, kaybederiz bu hiç önemli değil. Ben kazanacağım en büyük şeyleri zaten dostlarımdan kazandım. Bu saatten sonra da kimse bana onları kaybettiremez.

SD: Peki,  Türk-Metal’den ayrıldıktan sonra niye, bir başka sendikaya geçmediniz?

Sezgin: Şöyle söyleyeyim onu. Biz insanız, hepimizin anası babası var. Biz anamız babamız için bu dünyanın en önemli insanlarıyız belki de. Tamam, eğitimimiz yeterli olmayabilir, sağlığımız yeterli olmayabilir, şartlara göre tipimiz yeterli olmayabilir, elbisemiz yeterli olmayabilir, içtiğimiz şu yediğimiz yemek yeterli olmayabilir; ama biz birileri için bu dünyanın en önemli insanlarıyız. Ve bu içerideki arkadaşlarım da dünyanın en önemli insanları benim için. Çünkü ekmeğini, alın teriyle kazanan insanlar. Ben bu alın terimin bir tek damlasının başkaları tarafından ziyan edilmesini istemediğim için hiçbir sendikayı tercih etmedim. Hiçbir sendika demeyeyim, herhangi bir sivil toplum örgütü olur, ya da beni temsil edebilecek herhangi bir kuruluş olur, bunların hiçbirinin, dediğim gibi benim veya arkadaşlarımın bir tek damla alın terinin ziyan olmasını istemediğim için. Sonuçta bunlar da benim yanımda olacakları zaman, bir menfaat karşılığında olacaklar. Aidat diyecekler, kesinti diyecekler, şöyle diyecekler böyle diyecekler, sonunda benim burada en az bir günde kazandığım parayı heba edecekler. Karşılığında zaten ben kendi adıma birileriyle pazarlık yapacak olsam, onların aldığı rakamı alabilirim veya onları alabileceği hakları alabilirim. Burada yapmamız gereken tek şey, bir zincirin halkaları gibi hiçbir zaman birbirimizi bırakmamak.

SD: Son olarak, sizlerle dayanışma için, destek için gelen insanları görünce ilk başta şaşırdınız mı? Neler hissettiniz? Bekliyor muydunuz?

Sezgin: Dayanışma için gelen insanları beklemedim hiç, beklemiyorduk da. Ama onların bize olan tavırları, hal hareketleri… Hepsine de ayrı zamanda çok çok teşekkür edeceğim insanlar var. Çok değerli insanlar, bize bu süreç içerisinde tanıdığımız, bize kılavuzluk eden. Yani şöyle söyleyeyim, bize kardeşi gibi davranıp, saçımızın tek teline zarar gelmesin diye uğraşan bir sürü insan oldu. Bunlara şimdiden de çok teşekkür ediyorum, kendim ve arkadaşlarım adına. Ve bu süreç içerisinde tanıdığım insanların, davalarını bir adım öteye götürmek için ben de onların yanında olacağım. Çünkü yaptıkları iş boş bir iş değil. İnsanların gözünü boyayıp da “ben burdayım”ın reklamını yapan insanlar değildir. Hiçbir zaman da olmadılar. Bundan sonraki süreçte de ben onların yanında olacağım. Davalarında en azından, bir dağ olamasam da, bir kum tanesi olmak istiyorum.

SD: Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sezgin: Birilerinden sağlanan menfaati, biz buna para diyoruz günümüzde. Kimileri buna makam, mevki diyor, kimileri itibar diyor. Biz bunları kazanabiliriz, kazanacağız da ama bu dünyada oluş amacımız şerefiyle, namusuyla, insanların dimdik duracağı gelecek nesiller adına buradayız bugün. Çünkü evlatlarımızı da bu şekilde yetiştireceğiz, biz burada bugün varız yarın yokuz. Yarın benim çocuğum “baba, sen zamanında bu menfaatçi insanlara karşı durmadığın için ben bugün bak bu sıkıntıları çekiyorum” dediği zaman benim hayatımın hiçbir anlamı kalmayacak. Yaşadığım, yaşayacağım hayatın da hiçbir anlamı kalmayacak.

Alparslan Ateş:  Diğer fabrikadakiler de biziz, diğer şehirlerdeki, diğer ülkelerdeki emekçiler de biziz

Alparslan Ateş:
Diğer fabrikadakiler de biziz, diğer şehirlerdeki, diğer ülkelerdeki emekçiler de biziz

SD: Öncelikle süreç nasıl başladı anlatır mısınız?

Alparslan Ateş: Ben 12 senedir işçiyim burada ve 12 senedir Türk Metal üyesiyim. Tabi ki zorunlu olarak üyeyiz. Bursa’daki dalga bizim da sancılı damarımızı tıkadı, bizi de ateşledi. Biz sendikadan toplu olarak istifa ettik. Bu sürede de fabrika bizi ücretli izne çıkardı. Biz istifa ettikten sonra fabrika müdürü sendika baskısından etkilenmeyeceğimizin ve diğer metal fabrikalarında yapılan iyileştirmelerin de bize yansıtılacağının sözünü verdi. Ben kendi kişisel durumumu anlatayım. 4-12 vardiyasına geldiğimde insan kaynakları, benim ücretli izinde olduğumu ve işe gelmememi söyledi. O sırada arkadaşlarım içeride eyleme başlamıştı. Biz sendikadan istifa ettik ama insan kaynakları ve Türk Metal hala bize baskı yapıyor. Eylem buna karşıydı ve bu iş durdurma eylemi değildi. Eylem anayasal hakkımızdır. Eylemin ardından bize sürekli ücretli izin mesajı geldi. Ben de arkadaşlarım içeride olduğu sürece burayı terk etmeyeceğim dedim ve terk etmedim. İlerleyen aşamada, sanırım dört gün sonra bir Pazar akşamı, Ramazan günüydü, tam akşam ezanı okunurken iftar vaktinde polis müdahalesiyle beraber, arkadaşlarım işten şiddet uygulanarak atıldı. Biz de artık bu saatten sonra hukuki süreci başlatmak zorunda kaldık. Bu Pazartesi itibariyle hukuki süreç başladı. Ben 12 yıldır burada işçiyim, 10 yılı doldurmam vesilesiyle Mustafa Koç’tan ıslak imzalı takdirnamem var. Devamsızlığım dahi yok. Bütün istediklerini yaptım, 12 yıldır. Diğer arkadaşlarım da Koç ne istediyse yaptı. Biz bir tek şey istedik, sendika baskısının üstümüzden kalkmasını… Kapının önünde bulduk kendimizi. Bu aşamadan sonra hukuki süreç devam edecek ama biz de kendi eylemlerimize devam edeceğiz. Burada eylem çadırı kurduk. Bazı arkadaşlarımız ilçe merkezlerinde, bazıları kendi mahallesinde evinde, bu sorunu anlatıyor. Ben de ana kapı giriş binasında sadece gelene günaydın, gidene iyi akşamlar diyerek, mütevazı bir eylem içerisindeyim. Bu süreçte burada olmayan arkadaşlarım eğer bizi duyuyorlarsa, ben sadece tek başıma değilim burada, yılmış da değilim.

SD: İşyerinde sendikadan istifa ederken ve devamında komiteler oluşturdunuz. Bu süreç nasıl gelişti?

Alparslan: Ben Ar-Ge’de çalışıyordum, hiçbir arkadaşı da tanımam o yüzden. Bizim komiteleşmemiz de, kendi aramızda bir şeyler yapmaya çalıştık biz ancak dışarıdan arkadaşlardan da destek gördük. Şöyle örnek vermek gerekirse, içeride kendi siyasi görüşümden, kendi memleketimden, kendi sokağımdan arkadaşlarım vardı. Bu ölçü değilmiş. Ben yıllardır MHP’ye oy veririm ama şu an her partiden insanlar omuz omuza beraberiz. Hiç tanımadığım insanlar, kimin pişirdiğini bilmediğim insanların yemeklerini benimle gelip iftarda ve sahurda paylaştı. Ve insan kaynakları yönetimi de o gün 4-12 vardiyası olduğu için hazırlanan yemekleri çöpe döktü. Bizim burada komiteleşmemizde de büyük etkileri olan UİD-DER ve başka birçok dernek de geldi. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse bizim eylemlerimiz çok daha sert ve etik dışı olacaktı. Açıkçası bizi onlar dizginledi.

SD: Türk Metal’den istifa ederken, başka bir sendikaya, örneğin Birleşik Metal’e geçmeyi tartıştınız mı, yada bunu düşünen arkadaşlarınız oldu mu?

Alparslan: Türk Metal’den ayrıldıktan sonra Birleşik Metal’den bize bir teklif gelmedi. İşin daha çok başında biz görüşmelerde bulunuyorduk o sırada eylem başladı. Ama Birleşik Metal’e geçmedik. İstifa eden arkadaşlarımızla Birleşik Metal’e geçelim mi, yoksa böyle mi kalalım diye konuştuk. Hukuk diyor ki, 2017’ye kadar yetki Türk Metal’dedir ama biz 2017’yi bekleyemez olduk artık. Şimdi bizim Birleşik Metal’e geçmemiz bize bir etki sağlamayacaktı. Birleşik Metal’e geçmeyi teklif ettiğimizde biz daha da eridik, insanlar “Bu işin altında Birleşik Metal’in parmağı varmış. “a döndü, sayımız düşmeye başladı.

SD: Peki işe iade talebiniz kabul edilirse iş yerinde komiteleriniz devam edecek mi?

Alparslan: Tabii ki devam edecek. Biz işe iade davalarımızı açtık. Bugün alsınlar girer çalışırım ama ben şartlarımdan ve isteklerimden vazgeçmiş değilim. Ben 12 yıldır çalışıyorum, yine çalışırım ama Türk Metal’in baskısını istemiyorum. Biz bu davaları kazanacağımızı düşünüyoruz ama Koç bizi içeri almaz. Alsa da bu yapı içeride de devam edecek ve daha da güçlenecek.

SD: Peki çevrenizden, işverenden yada polisten gelen bir baskı var mı şu anda?

Alparslan: İşçiye devlet baskısı 1938’den beri var. Hiçbir siyasi parti yoktur ki arkasında bir sermaye olmasın. Biz sermayeye karşı değiliz ama bu cümle yarım. İşçiyi emekçiyi sömüren sermayeye karşıyız. Devlet baskısı zaten bütün halkın üzerinde sürekli var. Arkadaşlarımızın tamamına yakını yanımızda değilse de bizi destekliyorlar, içeridekiler de dahil. Biz onlara da, yani Türk Metal sendikasına üye olup hala çalışmaya devam eden arkadaşlara bir baskı olursa da biz onların yanındayız. Ben 2000 yılında polise karşı uygulanan baskılara ve haksızlıklara karşı da yapılan eylemlerde vardım. Ben acilde işini yaparken öldürülen doktorlar için de yapılan eylemde vardım. Ben kadına karşı şiddet konusunda yapılan eylemde de vardım. Polislerin bize uyguladığı baskılar da ezbere, onlara verilen talimatlar üzerine.  Beni coplayıp buradan atmak isteyen polis de örneğin Tarih okumuş ama kapital düzen onu polis işçiliği yapmaya itmiş. Beni dövmeye geldi. Sosyoloji mezunu, sınıf öğretmeni, değişik amaçlarla okula gitmişler fakat elinde cop kafasında kaskla önümüze geldi dikildiler. Bizim sıkıntımız onlarla da aynı. Aslında onların yeri de bizim yanımız.

SD: MHP kökenli olduğunuzu ve burada farklı düşüncelerden işçilerin birlikte mücadele ettiğini söylediniz. Bu süreci bu anlamıyla nasıl görüyorsunuz. Sizi nasıl etkiledi?

Alparslan:  Ben bunca zaman kendimi ezik bir işçi, bir köle olarak görüyordum ve bunu kabullenmiştim. Dolayısıyla da oğlumun ve kızımın işçi olmasını istemezdim. Fakat bu süreç öyle gelişti ve beni öyle şekillendirdi ki, kesinlikle işçi ve emekçi olmalarını istiyorum ve arkalarında her türlü desteğe varım. Ben dün Enpay fabrikasındaki arkadaşlarıma desteğe gittim, ki hiçbirini tanımıyorum. Kaldı ki işyerinde birlikte olduğum ve birlikte eyleme başladığımız arkadaşlarımızı da tanımıyordum. Burada her mahalleden, her şehirden, her dinden, her dilden, her ırktan, hatta her siyasi partiden insanlar var. Bizim burada sıkıntımızın ekmek davası olduğu ortaya çıktı. Bizi birleştiren olay sınıfmış. Yani bir yerde bir kapital düzen ve karşısında da biziz. Hatta diğer fabrikalardakiler de biziz, diğer şehirlerdeki, diğer ülkelerdeki emekçiler de biziz. Bunu bu şekilde başlattık ve bu şekilde de devam ettireceğiz. Bu fabrikadan ben sendika istemediğim için atıldım ama başka bir fabrikadan da sendikalaştığım için atılabilirim.

SD: Şu an dışarıda olanlar olarak, içeride çalışmaya devam arkadaşlarınızla ilgili durum nedir?

Alparslan:  Onlar da hala baskı altında. Fabrikanın etrafını dikenli tel çekilmek istendi. Ben içeri girsem girerim. Bu tel örgüler içeridekilerin zihniyetine, içeridekilerin ruhuna çekilmiştir. Onlar da beni burada görüyorlar, telefonla arayıp, bana destek verdiklerini söylüyorlar. İçerideki mühendis arkadaşlarım fakültelerinde diploma alma törenlerine giderken, elinde pankartla babasının verdiği parayı yerken solculuk oynuyorlardı ama işin pratik tarafında beni asıl ezen onlar oldu.

SD: Sizinle dayanışmaya gelen gruplarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Onların desteği sizi nasıl etkiledi?

Alparslan: Manevi olarak yüzde yüz olumlu etkiliyor. Üstelik maddi olarak da destek veriyorlar. Ben bugüne kadar onlara karşı hep önyargılıydım. Hatta nerede böyle eylem olsa, iş bulmuşlar da şımarıyorlar, trafiği tıkadılar, işime geç gidiyorum, evime geç gidiyorum diye serzenişte bulunurdum. Ve onlara önyargılıydım. Fakat bu süreçte yanımda oldular, kendilerini ifade ettiler. Hatta süreç başladığında yanımıza yaklaştırmamaya, aramıza sokmamaya çalışıyorduk fakat bir baktık ki tamamı benim gibi ezilmiş, hor görülmüş işçilerden oluşan, her memleketten farklı farklı insanlar. Bundan sonra onların da eyleminde varım, onları da eylemime bekliyorum. Sınıf dayanışmasıyla, işçilerin bir araya gelmesiyle bir yerlere varabileceğimizi kazanım elde edebileceğimizi biliyorum.

Özgür Tutan - Tuncay Turan  Bu saatten sonra yapacağımız her şey geride bırakacağımız nesil için, çocuklarımız için, onlara daha iyi bir gelecek, çalışacakları iş yerinde daha iyi bir ortam, daha iyi koşullar bırakmak için

Özgür Tutan – Tuncay Turan
Bu saatten sonra yapacağımız her şey geride bırakacağımız nesil için, çocuklarımız için, onlara daha iyi bir gelecek, çalışacakları iş yerinde daha iyi bir ortam, daha iyi koşullar bırakmak için

SD: Öncelikle bugüne kadar yaşadığınız süreci anlatır mısınız?

Özgür Tutan: 27 Mayıs’ta LG işçileri olarak, bizim hakkımızı savunmayan Türk Metal sendikası sözleşmemizi 3 yıla çıkardığı için, deyim yerindeyse atık bıçak kemiğe dayandı. Bu 3 yıllık sözleşme işçileri tamamen çalışamaz duruma getirdi. 27 Mayıs’ta toplandığımız o büyük mücadeledeki yaklaşık 380-400 istifamızla beraber gerçekleşti bu olay. 27 Mayıs’tan sonra fabrikaya geldiğimizde, işverenle görüştüğümüzde, üzerimizdeki baskılardan dolayı artık iş barışını sağlayamayacağımızı anlattık, özellikle belirttik insan kaynaklarına, yöneticilere ve Türk Metal Sendikası’na. Bu sendikayla çalışmama hakkımızı kullanacağımızı açıkça söyledik.

İstifa eden arkadaşlarımızla fabrikaya girdiğimiz ilk gün insanlara mesaj atarak işveren fabrikayı tatil etti. Bizim ise işverenle ya da işimizle ilgili herhangi bir problemimiz yoktu. Biz bir sıkıntı olmadan çalışmaya devam etmek istiyorduk. Yalnız şunu fark ettik ki, işveren işçinin yanında değil de Türk Metal sendikasının yanında durmayı tercih etti. Dışarıda kalan arkadaşlara deyim yerindeyse ikinci bir emre kadar işbaşı yapılmayacağı söylendi, onlar dışarıda kaldı. Biz de 250-300 kişi içeride kaldık. Yani işveren istifa eden arkadaşlarımızı ikiye böldü. 4 gün süren eylem sırasında ara bulucu olarak müdürleriyle gelen emniyet mensupları, vekillerimiz oldu.

Yapılan müzakerelerde işveren, bize daha önce 27 Mayıs’ta da belirttiği gibi, taleplerimizin karşılanabilir, yapılacak şeyler olduğunu söyledi. Bunun üzerine içeri girdik, iş barışını sağladık. Çalıştığımız bir aylık süre zarfında, iş barışını bozacak herhangi bir davranışımız da olmadı. Zamanla istifaların sayısı arttıkça, işverenin ve sendikanın üzerimizde baskıları arttırdığını fark ettik. Tekrar sendikaya dönüş yaptırmayı amaçlıyorlardı. Gerek mobbing ile gerek kişisel savunmalar isteyerek, bizi artık çalışamaz hale getirdiler. İşçileri sendikadan istifa edenler ve etmeyenler olarak ikiye böldüler. İnsan kaynakları da bize baskı yapmaya başladı. İşverenden fazla bir talebimiz yoktu aslında; üzerimizdeki baskıların son bulması, gereksiz savunma ve ihtarların kaldırılması ve iş barışının sağlanıp, hiçbir arkadaşımızın işten çıkarılmayacağına dair bize yazılı bir belge verilmesiydi. Fakat işveren ilk başta bunları kabul etmesine rağmen uygulamaya yanaşmadı.

Sendikadan istifaların çoğalmasından korktukları için fabrikayı tatil ettiler. Bununla birlikte işçiler arasında istifa eden işçilerle etmeyenler arasında huzursuzluklar çıktı. Oysa biz anayasal hakkımızı kullanıyorduk. Nasıl ki sendikaya üye olmak yasal hak ise, istifa edip sendikasız çalışmak da yasal hakkımız. Bizim hakkımızı savunmayan, 3 yıllık sözleşme yapan Türk Metal Sendikası’nı biz istemedik, bu bizim en doğal hakkımızdı. Fabrika içindeki eylemimizin 4. gününde, iftara 5 dakika kala, çevik kuvvet zoruyla fabrikadan çıkarıldık. 25/2 maddesini bize gerekçe göstererek fabrikadan çıkarttılar. Eylemlerimiz halen fabrika önünde devam ediyor. Bu iş bizim açımızdan daha bitmedi. Bu daha başlangıç! Dışarı atılan 173 işçiyle beraber, fikir alışverişi içerisinde eylemlerimizi sürdürmeye devam ediyoruz.

Tuncay Turan: Biz Türk Metal’den, bizi savunmadıkları ve hiçbir isteğimizi yerine getirmedikleri için istifa etme kararı aldık. 27 Mayıs’ta 200 kişi ile istifalar başladı ve 3 gün içerisinde bu sayıyı 450’ye çıkardık. Bizim 27 Mayıs’ta istifa kararı aldığımızdan işveren bir şekilde haberdar olmuş; “işyerini ikinci bir emre kadar bakıma soktuğunu” söyleyen bir mesaj attı herkese ve fabrikayı tatil etti. Bunu takiben biz yasal hakkımızı kullanarak sendikadan istifa ettik. Bizim hiçbir zaman işle de, işverenle de alakalı bir problemimiz olmadı; ki bu istifa eden arkadaşlarımızın hepsi 10-15 senedir bu işyerinde özveriyle çalışan, işyerini sırtında taşıyan insanlardır.

Bu gelişmenin üzerine fabrikaya yürüyüşler düzenledik; “Neden tatil? Biz çalışmak istiyoruz! Bizim işle alakalı zaten bir problemimiz yoktur.” dedik. Yöneticilerimizle görüşme talep ettik. Talebimizin 3. gününde Genel Müdür Ahmet Sakızlı dışarı çıktı ve herkesin içinde bize söz verdi; “Talepleriniz gayet uygundur, makuldür. Eğer istifa etmeyen arkadaşlarınızla barışçıl bir biçimde çalışmaya devam etmek istiyorsanız yarından itibaren üretimi başlatacağız.” dedi. Biz de kabul ettik çünkü dediğimiz gibi bizim işverenle veya işimizle alakalı bir sıkıntımız yoktu. Sendikadan istifa etmeyen arkadaşlarımızla da bir sıkıntımız olmadı ilk etapta.

İşbaşı yaptıktan sonra gördük ki, işverenle Türk Metal Sendikası bir olup, özellikle sendikadan istifa etmeyen delege arkadaşları da yanlarına alarak, biz (istifa eden sözleşmeli arkadaşlar da vardı) bantta çalışırken sürekli etrafta dolaşarak yalan yanlış bilgilerle insanları kandırarak geri döndürmeye çalışıyorlardı. Bunlar terörist, marjinal grup dediler. Bu şekilde aramıza fitne, fesat sokmaya çalıştılar. Bu şekilde günler geçtikçe ortam daha da gerildi. 12 yıl çalışmış insanlara böyle ithamlarda bulundular.

Mobbing uygulamaya da başladılar. Tabiri caizse “kaşının üstünde gözün var” diye savunma istenmeler arttıktan sonra biz artık psikolojimizin iyice bozulduğunu, bu şekilde çalışmaya devam etmemizin iş kazalarına neden olacağını, ne yaptığımızı bilmez halde çalıştığımızı anlatmak için çalışmama hakkımızı kullanarak 28 Temmuz günü yönetimden yine bir görüşme talep ettik. Sıkıntılarımızı tekrarladık, “çözeceğinizi söylediniz fakat hiçbir şey yapmadınız, Türk Metal baskı uygulamaya devam ediyor, yalan yanlış bilgiler yayıyor, taraf olmayacağınıza söz verdiniz fakat tarafsınız” dedik. Bir şekilde yazılı bir protokol imzalanarak verilen sözlerin tutulmasını ve çalışmaya devam etmek istediğimizi söyledik. Ahmet Sakızlı tekrar haklı olduğumuzu söyleyerek yapılanlardan dolayı bizden özür diledi, “bundan sonra böyle bir şey olmayacak” diye söz verdi. Ancak biz bir aydır başımıza gelenlerden dolayı yazılı bir protokol istedik Bunun ardından aynı gün içerisinde tekrar fabrikanın tatil edildiğini söyleyen mesajlar geldi telefonlarımıza. Biz o şekilde 4 gün içeride kaldık. Bu 4 gün sonunda, iftara 5 dakika kala çevik kuvvet zoru ile dışarı atıldık. Bizim mücadelemiz devam ediyor, edecek. Fabrika önünde direniş çadırımız da var. Gittiği yere kadar bu direnişi sürdürmeye çalışacağız. Herkesin bu haklı mücadelemizde bize destek olmasını bekliyoruz. Fabrikanın önünde olabilir veya dışarıda bizim sesimiz olabilirler.

Özgür: Sesimizi ulaşabildiği her yerde duyurmaya çalışacağız.

SD: Birlikte mücadele verdiğiniz insanlara ve özellikle metal işçilerine bağlantınız var mı? Onlara bir dayanışmak için kanallarınız var mı?

Tuncay: Tabii bir dayanışma içerisindeyiz. Ford Otosanla, Türk Traktörle bağlantılarımız var, Enpay işçileri var. Burada organize sanayide bu süreci yaşayan birçok fabrikaya gidip fikir alışverişinde bulunduk. Onlara da çağrımız yine işçi sınıfının kendi gücünün farkına varması olacaktır. Biz olmadan üretimin olmayacağını herkesin artık anlaması gerek. Çoğu bunu biliyor ancak artık korkuların da yenilip herkesin birlikte hareket etmesi gerek. İşçiler olarak dayanışmayla verilmeyen tüm haklarımızı kazanabiliriz.

Özgür: Türk Metal içerisindeki arkadaşlarıma bir örnekle anlatmak istiyorum ben bunu. Ben 1980 doğumluyum. Benim babam ’80 öncesinde işçiydi ve o zamanki maaşıyla ev alabiliyordu. Günümüz şartlarına bakınca, ben evliyim, 2 çocuğum var ve bırakın ev almayı, para biriktirmeyi, aldığım maaş ancak geçinebilmeme yetiyor. Babam ’80 öncesinde ne yapmışsa benim şimdiki durumumun daha iyi olması için yapmış. Bu saatten sonra yapacağımız her şey geride bırakacağımız nesil için, çocuklarımız için, onlara daha iyi bir gelecek, çalışacakları işyerinde daha iyi bir ortam, daha iyi koşullar bırakmak için. Arkadaşlarımı, sermayenin üzerimizdeki baskısını kaldırıp, rahat ve huzurlu bir şekilde çalışabilmek için birlik olmaya davet ediyorum.

arçelik

Bu yazıyı paylaşın:Email this to someoneTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Share on TumblrShare on RedditPrint this page

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

76 Cevaplar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik amaçlı soruyu cevaplayınız: *