Yerin Dibine Batsın!

Zafer Onat

cropped_content_13-mart-ankara-saldirisi-ile-ilgili-gelismeler_ilCY4f9HD8m3y3SAnkara katliamından sonra konuşulması gereken çok şey var. Ancak her şeyden önce“Fail her kim olduğunun önemi yoktur, katliamın sorumlusu AKP’dir.” diye başlayan söylemlerin yaygınlığının, Türkiye solunun; topluma bir şeyler vaat etmek bir kenara artık söyleyecek sözünün bile olmadığının, ilkesiz, iddiasız ve kendine güvenden yoksun olduğunun resmi olduğunu ifade edelim. Devletin katliamları karşısında Kürtlerin barış ve özgürlük taleplerinin yanında durmamızın da, bu katliam karşısında tavır almamızın da nedenleri olmalıdır ve vardır. Tartışmasız AKP hükümetinin savaş politikalarını geri dönerek, siyasal ve askeri operasyonlarını arttırarak, Rojavalı Kürtleri düşman ilan ederek, Sur Cizre başta olmak üzere Kürt illerinde katliama girişerek PKK’yi savaşa zorlamış ve böylesi bir katliam için zemin oluşturmuştur. Bunu da bilinçli olarak yapmıştır. Ancak nihai olarak PKK şehirlerde sivillere yönelik kitlesel ölümlere neden olacak eylemler yapmayı politik tercih etmiştir. Mesele basit bir şiddet ve karşı çıkış noktamız da dar bir şiddet karşıtlığı değildir. Şiddetin kaynağı sınıflı toplum ve egemen sınıfın zor aygıtı olarak devlettir ve egemen sınıfın yaşamımızın her alanında uyguladığı şiddete, devletin açık şiddetine karşı şiddetle karşı şiddet ayrı bir tartışma konusudur. Ancak hedef gözetmeden sivil insanları kurban edecek şiddet eylemleri açık bir toplum düşmanlığıdır. Birinin işlediği suç diğerini aklamaz.

PKK’nin siyasal zemini

Ulusal hareketler doğaları gereği ideolojik bir zemine dayalı ilkesel tutumlarla hareket etmezler. Soyut ve belirsiz bir zeminde tariflenen “ulusal çıkarlara” göre pragmatik olarak hareket ederler. Dolayısıyla devletin Kürt şehirlerinde süren savaşta çocuk yada erişkin, sivil yada militan ayırmaksızın katliama girişmesi karşısında, PKK’nin de kendi olanakları doğrultusunda katliamlar yapmaya girişmesinde şaşıracak bir durum yoktur. Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) adına yapılan bazı eylemlerle ilgili PKK yöneticileri “kontrol dışı unsurların eylemleri” dediğini ama reddetmediğini biliyoruz. Doğrudan “Biz yaptık” demese de Cemil Bayık “Türkiye’nin aydınları, yazarları, basıncıları, siyasetçileri Türk devletinin bu zalimliğine karşı çıkmazsa; öfkeli Kürt gençleri de bu Kürt halkına yapılan saldırılara misilleme yapabilirler, Eğer AKP hükümeti bu politikalardan vazgeçmezse tabii ki Türkiye de savaş alanı haline gelir. Köyleri yakılıp yıkılarak Türkiye metropollerine sürülen Kürtlerin şimdi Kürt şehirlerinin ve kasabalarının yakılıp yıkılması karşısında sessiz kalmasını kimse bekleyemez” diyerek bu katliamı meşru gördüğünü ifade ediyor. PKK yöneticilerinden Sabri Ok da 17 Şubat saldırısı için ”Sahiplenilecek ve onur duyulacak tarihsel bir eylemdir” demişti. Dolayısıyla PKK için bu saldırıların dönemsel bir stratejinin unsurları olduğu tartışmasız.

Söylediğimiz gibi bu strateji tüm ulusal hareketler gibi PKK’nin de ilkesel tutumlarla değil pragmatik hesaplarla hareket eden bir örgüt olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Kürt hareketinin bir yüzü sistemle uzlaşmacı ve parlamentarist, bir yüzü ekolojik toplumsal devrim yada kadın özgürleşmesi yanlısıdır… Yine aynı nedenle Kürt hareketi bir yandan Türkiyeli Marksist Leninist örgütlerle silahlı mücadele zemininde ittifak kurarken, bir yandan da Barzanicilerle de İslamcılarla da, parlamenter zeminde de reformist sol örgütlerle bağını sürdürebilmektedir. Ancak sonuç itibariyle içindeki farklı unsurların arzularından bağımsız olarak, amacı için suçsuz sivilleri öldürmeyi mubah gören bir örgütün, ekolojik toplumsal bir devrim için mücadele ettiği iddiasının inandırıcılığı bulunmamaktadır. Yine de sözünü ettiğimiz pragmatik ittifakçılığın bir sonucu olarak Kürt ulusal hareketi içerisinde gerici, emekçi düşmanı, sistemle uzlaşma yanlısı unsurlar kadar, devrimci unsurların da olduğu ve Kürt emekçilerinin ekonomik ve sosyal ayrımcılığa uğramadan kendi dilini ve kültürünü özgürce yaşama ve barış içinde bir hayat sürme taleplerinin haklı olduğu da açıktır. Kürt hareketi içindeki emekten ve barıştan yana devrimci tüm kesimlerin de gerek sistemle uzlaşma yanlısı anlayışla, gerekse toplum düşmanı eylem biçimini sahiplenebilen makyavelist tutumların sahipleriyle yüzleşmeleri gerekmektedir.

Savaş koşulları ve yetersizliklerimiz

Fakat konuyu şartları değerlendirmeden ele almak ve sürecin öznelerinden kendi gerçekliklerinden koparak bir irade göstermelerini beklemek temel bir hata olacaktır. 2011’den bu yana çeşitli gerici, otoriter ve emperyal güçler arasında paylaşım savaşının sürdüğü Suriye’de de, giderek paylaşım savaşının içine çekilen Türkiye’de de Kürt hareketi içerisinden çıkabilecek olası ilerici talep ve mücadelelerin başarıya ulaşması kolay değil. Bunun olabilmesinin tek yolu Ortadoğu’da ve dünyan çapında devrimci bir alternatifin yükselmesidir. Bu da bizim dışımızdakine bakarak, ondan medet umarak değil, bulunduğumuz yerlerde bunu başararak mümkün olabilir. Suriye’de başlayıp giderek tüm bölgeyi içine alan savaşın, sistemin içinde bulunduğu krizin yansıması olduğunu görmek, bu sorunun ancak dünya çapında güçlü bir sınıf hareketi ve devrimci bir alternatifin yaratılmasıyla bertaraf edilebileceğini kavramamızı sağlayabilir. Dolayısıyla her ne kadar ilerici potansiyeller taşısa da Kürt ulusal hareketinin giderek daha fazla sorunun bir parçası haline gelmeye başladığını tespit etmemiz gerekiyor. Bu haliyle Suriye’de devam eden paylaşım savaşının tarafı olmanın ötesinde bölgeyi saran ulusal düzlemde çatışmayı körükleyen bir rol üstlenmektedir.

Ancak diğer yanıyla bu topraklarda yaşayan emekçilerin Suriye’deki Kürt illerindeki savaşı durdurmayı başaracak savaş karşıtı bir hareket yaratamayarak bu sonuca katkı sunduğunu da görmek gerekiyor. Bunu başaramadığımız, Kürtlerin kendi dilini ve kültürünü özgürce yaşama ve barış içinde bir hayat sürme taleplerinin ortak talepleri olacağı, enternasyonalist bir emek hareketi için gerekli adımları atamadığımız sürece sorunun derinleşerek devam edeceği anlaşılıyor. Devlet bu potansiyeli gördüğü, bu savaşı durdurabilecek olan gücün batıdaki emekçiler olduğunu bildiği için; bir yandan mücadeleyi seçimlere kilitlerken, diğer yandan da biri Suruç’ta ve diğeri Ankara’da olmak üzere iki büyük katliam gerçekleştirdi. Savaş karşıtı her tür eyleme polis tarafından sert biçimde saldırıldı, barış çağrısı yapan akademisyenler tehdit edildi, haklarında gerek idari gerekse adli soruşturmalar açıldı, bazıları işlerinden oldu, bazıları gözaltına alındı ve son olarak 3’ü tutuklandı.

Ya kaos ya devrimci alternatif

Sur'daki sokağa çıkma yasağının kaldırılması

Diğer yandan parlamenterizmin ve sembolik eylemlerin sınırlarını da bu süreçte tekrar gördük. Her olaydan sonra iş olsun diye yapılan Tünel’de toplanma çağrılarına katılım her geçen gün düşüyor, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması olası gözüküyor. Tüm ümitlerini HDP’ye ve Kürt hareketinin sistemle uzlaşmasına bağlayan solcular herkesten daha derin bir yenilgi hissi içerisindeler. PKK’nin son saldırılarından sonra tek dertleri HDP’nin meşruiyetinin zedelenecek olması. Çünkü önemli sayıda solcunun uzun süredir içerisinde mücadele ettikleri, toplumsal ve politik karşılığı bulunan tek zemin HDP. Ancak artık HDP’nin ne Kürt hareketi bakımından ne de Gezi direnişi ile politikleşip seçimlerde HDP’ye “emanet oy verenler” bakımından bir önemi kalmış gözükmüyor.

Burjuva demokrasisinin en basit kurallarının dahi yerle bir olduğu, hukukun iktidar savaşının basit bir uzantısı olduğunun en yalın haliyle gözüktüğü,  en düşük düzeyde muhalif seslere dahi düşman ceza hukukunun uygulandığı güncel koşullarda, bugüne kadar burjuva demokratik alanda ve bu hakları genişletmek için mücadele edenlerin önünde iki seçenek kalıyor, geri çekilmek ya da silahlı mücadele içerisinde girmek. Her ikisi de yenilgi sonrası bunalımın ürünü olan maceracılık da geri çekilmek de aynı sonuca bizi götürecektir. Birleşik Devrim Hareketi adı altında bir grup Leninist örgütün silahlı mücadeleye başlayacaklarını duyurması da bu yenilginin eseri. Her zaman olduğu gibi kitlesel hareketlerin yenilgiye uğratılmasının ardından geniş kesimler siyaset dışına çekilirken, marjinal maceracı silahlı eylemler dönemi başlaması olası gözüküyor. Bunlar Kürt hareketine eklemlenerek güç sahibi hissetseler de Ortadoğu’da giderek yayılan, ulusal ve mezhepsel zeminde sürdürülen paylaşım savaşının bir parçası olmanın ötesine geçemeyecekler. Gelinen noktanın insanları yenilgiyi kabul edip geri çekilmek veya maceracılık tercihlerine sıkıştırmış olması; asıl sorunun başından bu yana mücadelenin, burjuva demokratik alanda haklar elde etmek ve gasp edilmek istenen hakları savunmak noktasında ele alınmasından kaynaklandığının ispatıdır.

Bu koşullarda kaosun derinleşmesi ve toplumsal devrim dışında bir alternatifin olmadığını görmek gerekiyor. Burjuva demokrasisi balonu sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde sönüyor. Giderek yayılan yoksulluk ve savaşlarla, mülteci sorunuyla, geri dönülmez noktaya gelinen ekolojik yıkımla ara çözümlerin imkansız olduğu tartışmasız hale geliyor. İçinde bulunduğumuz umutsuz atmosfere rağmen gerçek anlamıyla devrimci alternatifin koşulları mevcut ve devrimci siyasetin yapılabileceği tek zemin yine sınıf mücadelesi… İşçilerin işyerlerindeki lokal, gündelik mücadeleleri, metal işçilerinin yada Cerattepe’deki köylülerin direnişleri yada daha geniş kesimlerini ilgilendiren kıdem tazminatı benzeri mücadeleleri umut veriyor ve büyük potansiyel barındırıyorlar. Bugün sokağa çıkmak, demokrasi talep etmek değil, sınıfın bu mücadelesi içerisinde yer almak, var olan mücadelelere destek olmak, örgütlenmek, politik tartışmaları derinleştirmek, mayalanmak gerekiyor. Kendi aramızda dayanışmanın, içinde bulunduğumuz ağır koşullarda birbirimizle her anlamda dayanışmanın yollarını bulmalıyız. Çalıştığımız işyerlerinden, yaşadığımız mahallelere sabırlı bir yeniden varoluşu sağlayacak yada giderek büyüyen kaosun içinde yok oluşumuzu bekleyeceğiz.

Sadece ilkesel tutumumuz gereği değil, güçlü birleşik toplumsal bir mücadelesinin ortaya çıkabilmesinin önünü açmak için de tüm zorluklara rağmen halen öncelikli görevimiz barış için mücadele etmektir. Dolayısıyla devletin de PKK’nin de katliamlarına ve şiddeti körükleyen politikalarına dur demeye devam etmeliyiz. Meydanlara çıkamıyorsak evimizin camından bulunduğumuz mahallenin sokaklarından haykırarak, işyerinde veya mahalledeki arkadaşlarımızla konuşarak savaşa, katliamlara hayır demeliyiz. Nasıl durdurabileceğimizi birlikte bulabiliriz ancak öncelikle bu konuda karar vermeliyiz. Günü gelince barış için yaşamı durdurabilecek gücümüz olduğunu bilerek, bugünden bulunduğumuz her yerde “İktidarınız da paranız da başkanlığınız da hepsi yerin dibine batsın.” demeliyiz. İktidarınız, kirli çıkarlarınız, planlarınız, paranız pulunuz, Sur’da, Cizre’de, Ankara’da, Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de veya dünyanın herhangi bir yerindeki çıkardığınız savaşlarda katledilen tek bir insanın hayatı etmez.

Bu yazıyı paylaşın:Email this to someoneTweet about this on TwitterShare on FacebookShare on Google+Share on TumblrShare on RedditPrint this page

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

453 Cevaplar

  1. Ronaldtag dedi ki:

    [url=http://buypropeciaxxx.com/]buy generic propecia online [/url]
    buy propecia 5mg online
    buy finasteride propecia
    buy finasteride propecia

  2. Verxdrady dedi ki:

    quick loans bad credit easy loans bad credit cash loans bad credit [url=https://loansbadcreditthun.org/]small business loans bad credit[/url] ’

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güvenlik amaçlı soruyu cevaplayınız: *